Nöroteknoloji Nedir? Dünü, Bugünü ve Geleceği
Son yıllarda teknoloji ile beyin arasındaki sınırlar giderek bulanık hale geliyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Elon Musk’ın Neuralink şirketinin insan beynine çip yerleştirme çalışmaları. Neuralink, sinir sistemi ile bilgisayarlar arasında bir köprü oluşturarak beynin potansiyelini daha önce hayal bile edilemeyecek seviyelere taşımayı hedefliyor. Peki, nöroteknoloji nedir? Nereden geldik ve bu teknoloji bizi nereye götürecek?
Buyurun, biraz beyin jimnastiği yapalım mı? 🙂
Nöroteknolojinin Dünü
Nöroteknolojinin temelinde beyin dalgalarını anlamak ve manipüle etmek yatıyor. Bu fikir yeni değil; 1929 yılında Hans Berger‘in elektroensefalogram (EEG) teknolojisini geliştirerek beyin dalgalarını kaydetmesiyle nöroteknolojinin ilk adımları atılmıştı. O dönemde EEG, sadece tıbbi teşhis için kullanılıyordu. Ancak bilim ve teknolojideki ilerlemeler, beyin—bilgisayar arayüzü (BCI) gibi daha ileri kavramların ortaya çıkmasına yol açtı.
Gelişen EEG teknolojisi, zamanla biyoçipler ve sinirsel arayüzlerle entegre hale geldi. Bu da beyin fonksiyonlarının daha ayrıntılı analiz edilmesine ve beyindeki sinyallerin manipüle edilmesine kapı araladı.
Dün böyle başladı, bugün ne alemde, hadi birazda ona bakalım.
Nöroteknolojinin Bugünü
Günümüzde Neuralink gibi şirketler, nöroteknolojinin potansiyelini insan hayatına entegre etmek üzerine yoğunlaşmış durumda. Neuralink’ın çalışmalarıyla, insan beynine yerleştirilen mikroçiplerin;
- Felçli bireylerin tekrar hareket edebilmesine,
- Görme kaybı olan kişilerin tekrar görebilmesine,
- Beyin fonksiyonlarındaki şifrelerin çözülerek makinelerle etkileşim kurulmasına olanak sağlaması bekleniyor.
Aynı zamanda tıp alanında kullanılan bu teknoloji, gelecekte sosyal hayatımızı, eğlenceyi, hatta çalışma düzenimizi bile yeniden tanımlayabilir. Örneğin, robotik protezlere beyinden gelen sinyallerle hareket kabiliyeti kazandırılması gibi önemli gelişmeler mevcut.
Tam bu noktada insan düşünmeden edemiyor: insan/makina ve/veya makina/insan etkileşiminin olduğu minicik elektirk sinyaller ve/veya titreşimler dünyasında, aynı yöntem insan/insan etkileşiminde de kullanılabilir mi? (telepti)
Hatta bu oldu diyelim, bir yakın arkadaşınızla iletişim transı halindeyken, hatta başkaları karışabilir mi? Hack leyebilir mi? Zorbalık olasılığı vs vs
Neyse, biz konumuza dönelim yine
Nöroteknolojinin Geleceği: (Bana Göre)
Gelecekte, nöroteknolojinin insanların algılarını tamamen değiştirebileceği bir dünya hayal edin. Nasıl mı? Gelin konuyu örneklerle ve varsayımlarla açıklamaya çalışalım: Nöroteknolojinin insan algısını tamamen değiştirme potansiyeline sahip olduğu bir geleceği hayal edin. Nasıl, diye sorabilirsiniz? Örnekleri ve varsayımları inceleyerek konuya derinlemesine bakalım.
Diyelim ki, Norveç’teki bir bireyin beyin dalgaları manipüle edilerek kendini Hawaii’de tatilde hissetmesi sağlanabilir mi? Neden olmasın? Bu durum sadece görüntüler olarak değil; koku, tat, ses ve dokunma duyularının tamamı bu deneyimin bir parçası olabilir. Biraz daha ileri gidelim: bir dağın tepesinde hissedilen rüzgarı, yanınızdaki şehrin kahve kokusunu ya da okyanusun tuzlu serinliğini oturduğunuz yerde hissedebildiğinizi düşünün. Fiziksel olarak bir yere gitmeden deneyimler yaşamak ne kadar gerçekçi geliyor? Olamaz mı diyorsunuz? Bence bir daha düşünün…
Başka bir açıdan, bireyler bir diğer şehirde yaşamaktan öte, tamamen sanal bir dünyada hayatını sürdürebilir. Bu teknolojinin getirebileceği olanaklar neredeyse sınırsız:
- Yeni dil öğrenmek için sadece birkaç saniyelik veri transferleri,
- Uzaktan eğitim yerine birebir beyin aktarımı,
- Şirket çalışanlarının zihinsel olarak verimliliklerinin optimize edilmesi gibi.
Ayrıca, bu füturistik dünya görevlerini ve gündelik çabalarımızı devrimsel hale getirebilir. Hiç bir spor salonuna gitmeden kaslarınızı çalıştırdığınızı ya da uykuda yeni yetenekler kazandığınızı düşünün. Şimdi bu teknolojilerin içselleştirilmiş haliyle ne yapılabileceğini hayal etmek oldukça heyecan verici değil mi?
Gelecek üzerine biraz daha füturistik bir bakış: bir şehirde hissedilen bir depremi uzaktan deneyimleyebilir, ya da Mars yüzeyinde yürüyormuş gibi hissetmek mümkün olabilir. Bu deneyimler, bireylerin fiziksel seyahat ihtiyacını tamamen ortadan kaldırabilir.
Beyin Manipülasyonu ile Gelen Riskler
Evet teknoloji iyi güzel de, bu füturistik senaryoların beraberinde getirdiği riskler de yok değil. Manipüle edilen bir zihin, etik sorunları da beraberinde getiriyor:
- Yukarıda da bahsettiğim gibi, beynin hacklenmesi gibi siber tehditler,
- Düşünce özgürlüğünün kaybolması,
- Çok uluslu şirketlerin bireylerin zihinsel kapasitesini ticarileştirme ihtimali.
- Bu örnekleri daha da uzatabilirim ama….. 🙂
Bunun yanında, toplumun büyük bir kısmı bu gelişmeleri takip edemezse dijital bir ayrım ortaya çıkabilir. Neden mi bahsediyorum. Aslında vurgulamak istediğim şeyi şimdiden ufak ufak ta olsa yaşamaya başlamadık değil. Yani zırcahil bir kesimle, teknolojiye son derece hakim kesim bir arada yaşayabilir mi?
Bu tür risklerin önünü almak için uluslararası etik standartların şimdiden ve derhal oluşturulması bana göre elzemdir.
Sivil Havacılığa Olası Etkiler
Eğer okuyanınız varsa hatırlayacaktır, “Havacılığın 2040 ve 2050 Vizyonu: Sivil Havacılıkta Dönüşümün Yüzünü Keşfetmek” başlıklı makalemde: “gelecekte insanlar bu kadar uçma ihtiyacı hissedecekler mi acaba?” diye sormuştum. İşte şimdi tam da oraya geldik:
Bu gelişmeler sosyal yaşam ve insanların/toplumların hayatı üzerinde bu kadar etkili olacağı muhakkak iken, havacılık sektörü üzerinde etkileri olmaz mı sizce? Bence beklenenden de büyük olabilir.
Günümüzdeki havacılık sektörü, büyük oranda yolcu talebine dayalı olarak varlığını sürdürüyor. Ancak insanlar; yukarıda bahsettiğim gibi, bir yere gitmek yerine sanal bir ortamda seyahat deneyimini yaşayabiliyorsa, yolcu havacılığı ciddi anlamda talep kaybına uğramaz mı? Düşünsenize, yukarıda da bahsettiğim gibi, Erzurum’daki vatandaş, o soğuk kış günlerinde, bir anda kendisini sanal bir sahilde buluveriyor. Hatta öylesine ki, rüzgarın ılıklığını hissediyor, güneşin tenini yaktığını hissediyor, denizin iyot kokusunu duyuyor, ve dahi denize dalıyor, o yüzme hissini dibine kadar deneyimliyor. Böyle bir senaryoda, tatil talebi azalmaz mı?
Geldiğimiz noktada, pandemi nedenli zorunlu olarak, online toplantılara adapte olmadık mı? Hatta bu ufacık deneyimde dahi, teknolojinin o anki nimetlerinden faydalanıp, görüntü manüplasyonu yapmadık mı? Toplantıya balkon veya bahçeden katılıp, arka planı ofis yapmadık mı? 🙂
Torununu özleyen bir büyükanne/baba, veya büyük anne/babasını özleyen bir torun, az evvel bahsettiğim teknolojilerle, reele yakın formatta görüşemezler mi? Hatta ve hatta, ölmüş kişilerle bile (eğer görüntüsü ve sesi bir şekilde kayıt altına alınmışsa) benzer deneyimler yaşanamaz mı?
Çok uzattım biliyorum ancak bu öylesine uçsuz bucaksız bir konu ki… Eminim bir çoğunuzun bu ve benzer konularda, benzer fikirleri vardır.
Neyse, biz konumuza dönerlim:
Bana göre bu durumda, kargo taşımacılığı ve lojistiğin önemi daha da artabilir. Zira yolcu talebinin azalmasıyla, havacılık sektöründeki bu büyük potansiyel bir yere kanalize olmak durumda.
Elbetteki haddim değil lakin söylemeden geçemeyeceğim, böyle bir gelecek olasılığı muhtemel bir durum için, havacılık sektörü yöneticilerinin teknolojiye daha yakından takip etmesi ve planlamaları şimdiden bu duruma göre gözden geçirmesi gerekiyor. (bunu elbette ki yapıyorlardır) Aksi halde şu makalemde >>> bahsettiğim, Nokia’nın CEO’sunun şu trajik sözü unutulmamalı: “Hiçbir şeyi yanlış yapmadık, ancak yine de başarısız olduk.”
Teknolojiyi zamanında yakalayamamak, dev bir şirketi bile tarihin tozlu sayfalarına gömebilir. Bunun örnekleri çok…
Sizce bu bahsettiğim senaryoya göre, hangi Türk Şirketleri geleceğe hazır, hangileri değil
Nacizane Havacılık personelleri ve özellikle yöneticileri için önerilerim şunlardır:
- Teknolojik gelişmeleri yakından takip eden bir AR-GE ekibi oluşturulmalıdır.
- Yolcu deneyimini zenginleştirecek sanal gerçeklik gibi yeni teknolojilere yatırım yapılmalıdır.
- Kargo taşımacılığındaki potansiyeli maksimize etmek için lojistik teknolojilere odaklanılmalıdır.
“Teknoloji arttıkça, arıza oranı da artar” gibi düşüncelere kapılmadan, gelişen teknolojiye ayak uydurulmalıdır. Unutmayın, kişi bilmediğinden korkar ve temkinli yaklaşır… (neyse, kişisel gelişim konularına girmeyelim 🙂 )
Havacılık sektörü, değişimlere hızlı adapte olarak bu yeni dünya düzeninde liderliğini koruyabilir. Ancak bu, teknolojiye zamanında uyum sağlamakla mümkün olacaktır.
Umarım keyif almışsınızdır.
Saygılarımla